Elinize son model bir akıllı telefon aldığınızda ne hissediyorsunuz. Muhtemelen bir “ilerleme” hissi. Geleceğe dokunduğunuzu düşünüyorsunuz. Sınırsız bilgiye, hıza ve güce ulaştığınızı düşünüyorsunuz.
Oysa medya eleştirmeni Neil Postman hayatta olsaydı, buna acı bir tebessümle bakardı. Çünkü ona göre teknoloji, bize hep bir şeyler verirken, bizden daha değerli bir şeyleri sessizce çalar.
Bu, teknolojik bir Faust Pazarlığı‘dır. Her yeni icat, beraberinde bir bedel getirir. Bizler, “yeni” araçları kullanırken aslında “eski” alışkanlıklarımızı tekrar ediyoruz.
Teknoloji bir tavşan gibi hızla koşar. İnsan sosyolojisi ise kaplumbağa misali arkadan gelir. Bu gecikme, bir uyumsuzluk yaratır.
Gelin, radyodan bugünün algoritmalarına uzanan o “teknolojik uyurgezerliğimize” yakından bakalım.
1. Dikiz Aynasına Bakarak İlerlemek
Kanadalı kuramcı Marshall McLuhan’ın çok bilinen bir tespiti vardır:
“Geleceğe, dikiz aynasına bakarak gideriz.”
Yani yeni bir teknolojiyle karşılaştığımızda, onu anlamak için eski alışkanlıklarımıza sığınırız. Bilinmeyenin korkusunu, bilinenin konforuyla yeneriz.
Televizyon ilk icat edildiğinde yaşanan tam olarak buydu. Yapımcılar bu “görsel” kutuyu nasıl kullanacaklarını bilmiyorlardı. Kamera açıları, kurgu veya görsel anlatım henüz icat edilmemişti.
Sonuçta en güvenli yolu seçtiler: Radyoyu kopyalamak. Televizyonun ilk on yılı, aslında sadece “resimli radyo” dönemidir.
Türkiye’nin yayıncılık tarihini düşünün. Sadece mikrofonun yanına bir kamera kondu. Spikerler, radyo spikeri gibi kağıttan okudu. İnsanlar izlemiyordu, hala “dinliyordu.”
Televizyonun kendi görsel dilini bulması on yıllar sürdü.
Çünkü zihnimiz, bildiği güvenli limanı, yani radyoyu terk etmeye hazır değildi.
Bu duruma “Yaratıcı Atalet” denir. Ve bugün hala devam ediyor.
2. Evin Yeni Sunağı
İnsanlık tarihi boyunca “toplanma” ritüeli hiç değişmedi. Eskiden kabileler ateşin etrafında toplanırdı. Bu, sadece ısınmak için değil, hikaye dinlemek içindi.
Radyo geldiğinde, ateşin yerini o ahşap kutu aldı. Televizyon geldiğinde ise ritüel sadece şekil değiştirdi.
Postman’a göre televizyon, evin başköşesine kurulan yeni bir “sunak” oldu. Salonun oturma düzeni televizyona göre şekillendi. Ve otorite artık babada veya öğretmende değil, ekrandaki spikerdeydi.
80’ler ve 90’larda akşamları “Ajans” saati geldiğinde evde hayat dururdu. Çocuklar susar, çatal bıçak sesleri kesilirdi. Veya Pazar akşamları Parliement Sinema Kulübü başladığında sokaklar boşalırdı. Tüm aile, tek bir ekranın karşısında hipnotize olmuş gibi otururdu.
Tıpkı eskiden radyo tiyatrosu dinleyen dedelerimiz gibi. Buradaki amaç “içerik tüketmek” değildi. Asıl amaç, o kolektif ayinin bir parçası olmaktı.
Biz teknolojiyi değiştirdik. Ama o ilkel “bir araya gelme” dürtümüzü asla değiştiremedik.
3. Dijital Çağın Büyük Yalanı
Bugün cebimizde dijital platformlar var. Görüntü kalitesi 4K. Renkler muazzam. Prodüksiyonlar milyon dolarlık.
Peki, biz bu teknoloji harikalarını gerçekte nasıl kullanıyoruz?
İtiraf edelim: Çoğu zaman onlara bakmıyoruz bile. Modern insan, “izleme” eylemini terk etti. Tekrar “dinleme” moduna geçti.
Ofiste çalışırken arkada bir YouTube videosu dönüyor. Evde temizlik yaparken bir dizinin diyalogları yankılanıyor. Veya uyumadan önce, sırf ses olsun diye bir yayın açılıyor.
Gözümüz telefonda, kulağımız ise televizyonda. Aslında biz hala radyo dinliyoruz. Sadece radyonun adı artık “iPad” veya “Smart TV” oldu.
Postman’ın uyardığı “Enformasyon Obezitesi” tam da budur. Anlamadan, sindirmeden, sadece arka planda akan bir gürültü.
Görsel bir çağda yaşadığımızı sanıyoruz. Buna karşın, işitsel alışkanlıklarımıza hapsolmuş durumdayız. Görsellik artık sadece bir “duvar kağıdı” haline geldi.
4. Seçim Yorgunluğu
Dijital devrim bize büyük bir yalan söyledi:
“Artık patron sensin. Akışı sen yönetirsin.”
“İstediğini, istediğin zaman izle” vaadi çok çekiciydi. Oysa insan zihni bu kadar sınırsız özgürlük için tasarlanmamıştı.
Akşam eve gelip, herhangi bir dijital platformun menüsünde 45 dakika gezinmek…
Sonra hiçbir şey izlemeden kapatmak…
Bu senaryo size tanıdık geldi mi?
Buna psikolojide “Seçim Paradoksu” denir. Bu zihinsel yorgunluk yüzünden, eski “Lineer TV” alışkanlığına geri dönüyoruz. Karar vermek istemiyoruz. Birisi bizim yerimize seçsin istiyoruz.
TikTok’un veya Instagram Reels’in başarısı buradadır. Siz seçmezsiniz. Algoritma sizin yerinize seçer ve önüne koyar. Bu, pasif televizyon izleyiciliğinin dijital versiyonudur.
Türkiye’de Survivor, Masterchef veya futbol maçlarının hala rekor kırmasının sebebi de budur. İnsanlar o “akışa” kapılmak istiyor.
Birey olmanın yükünden kurtulup, tekrar o kalabalığın içinde kaybolmak istiyor. Teknoloji bizi bireyselleştirmeye çalışsa da, sosyolojimiz bizi sürüye geri itiyor.
Araçlar Değişir, İnsan Kalır
Neil Postman, “Televizyon kültürü, her şeyi eğlenceye dönüştürerek ciddiyeti öldürdü” derken haklıydı.
Bugün elimizde dünyanın en gelişmiş kütüphanesi var.
Ancak biz onu kedi videoları izlemek ve arka planda ses olsun diye kullanıyoruz.
Sorun teknolojide değil. Sorun bizim beklentilerimizde. Teknoloji ne kadar “akıllı” olursa olsun. Onu kullanan insan hala “duygusal, tembel ve alışkanlıklarına bağlı” bir varlık.
Yeni ekranlara bakıyoruz. Fakat hala eski rüyaları görüyoruz.
Belki de artık fişi çekip, o dikiz aynasından gözümüzü ayırmanın vakti gelmiştir. Çünkü yol önümüzde akıp gidiyor. Ve biz hala arkaya bakıyoruz.
