Takvimlerin son yaprağına geldiğimiz, koca bir yılı daha “ne ara bittiğini anlamadan” geride bıraktığımız o gündeyiz. 31 Aralık, sadece bir tarih değişimi değil; zamanla olan kavgamızın en görünür olduğu andır.
Tam da şu saatlerde, hayatın aniden arkanızdan gelip sizi yakaladığını hissetmiyor musunuz?
Sanki yılın başında her şeye vaktiniz vardı. Ancak bugün aniden bitiş çizgisine vardığınızı fark ettiniz.
Pink Floyd, o efsanevi “Time” şarkısında bu acımasızlığı şöyle anlatır:
“Güneşi yakalamak için koşarsın ama o batıyor. Tekrar arkandan gelmek için seninle yarışıyor.”
Bu his sadece bir melankoli değildir. Aslında modern çağın en büyük kısıtlamasıdır.
Çoğumuz sanayi devrimini buhar makinesinin başlattığını sanırız. Oysa teknoloji tarihçisi Lewis Mumford buna şiddetle itiraz eder. Ona göre modern çağın kilit makinesi buhar değildir. Elektrik de değildir.
O makine, her yere sızan sessiz bir diktatördür: Mekanik Saat.
Gelin, Saatin Sessiz Darbesi ile kolumuzdaki bu basit cihazın zihnimizi nasıl şekillendirdiğine bakalım.
1. Tanrı’nın Hediyesi Değil, İnsanın İcadı
Mumford’a göre en büyük yanılgımız zamanı sabit sanmaktır. İnsanlık yüzyıllarca “organik zaman” ile yaşadı. Zaman akışkandı. Doğaldı. Ve insaniydi.
- Acıktığımızda yerdik.
- Yorulduğumuzda uyurduk.
- İşlerimizi güneşin döngüsüne göre yapardık.
Ancak saat icat edilince her şey değişti.
Zaman, bu akışkan ve insani olaylardan koparıldı. Artık zaman bir makinenin “ürünü” haline geldi. Saniyeler ve dakikalar icat edildi. Bu, matematiğin yönettiği soyut bir evrendi.
Sonuç olarak, biyolojik ritmimiz sustu. Makinenin ritmi konuşmaya başladı.
Artık aç hissettiğimizde değil, saat 12:00’yi gösterdiğinde yiyoruz. Yorgun olduğumuzda değil, mesai bittiğinde dinleniyoruz.
2. Manastırdan Fabrikaya: Disiplinin Kökeni
Peki bu katı disiplin nereden çıktı?
Çoğu kişi fabrikalarla başladığını düşünür. Halbuki Mumford bizi şaşırtır. Saatin kısıtlayıcı gücü, Orta Çağ manastırlarında filizlendi. Rahipler dua saatlerini düzenlemek istiyordu. Bu yüzden mekanik düzeni benimseyen ilk kurumlar oldular. Manastır duvarlarından çıkan saat, hızla sokağa indi.
Önce tüccarların hayatına girdi. Sonra işçilerin rutinine yerleşti. Mumford bu süreci şöyle tanımlar: Önce zamanı tuttuk (Time-keeping). Sonrasında zamanı rasyonelleştirdik (Time-rationing).
Bu dönüşüm, modern dünyanın temelini attı.
3. “Vakit Nakittir” ve Kapitalizmin Doğuşu
Zaman rasyonelleşince ne oldu?
Burjuvazi müthiş bir şeyi keşfetti: “Vakit nakittir.”
Bu düstur, kapitalizmin motoru oldu. “Saat gibi düzenli olmak” en büyük erdem sayıldı.
Bir saate sahip olmak, uzun süre başarının sembolüydü. Sanayi devrimi kömürden çok saate muhtaçtı. Çünkü üretim için senkronizasyon gerekiyordu.
Binlerce işçinin aynı anda başlaması gerekiyordu. Aynı anda durması şarttı.
Buhar makinesi gücü sağladı. Fakat saat, o gücü organize etti.
4. Metalaşan Emek
Saatin getirdiği en büyük ekonomik darbe, emeği değiştirmesiydi.
Sanayi öncesinde “Görev Odaklı Emek” vardı. İş bitince özgürdünüz. Ancak saatle birlikte “Zaman Odaklı Emek” dönemi başladı. Artık çaba, yapılan işin niteliğinden bağımsızlaştı. Saat ve dakikalara göre alınıp satılan bir mala dönüştü.
Emek, matematiksel olarak ayrıştırıldı. İnsan kendi işine yabancılaştı. Bu kısıtlama sadece ekonomide kalmadı. Felsefeye de sızdı. Mumford buna “Saat Mekanizması Evreni” (Clockwork Universe) der.
Zihnimize bir filtre takıldı.
- Sadece ölçülebilen şeyleri gerçek saydık.
- Duyguları hesaplayamadık.
- Bu yüzden onları değersizleştirdik.
Hayatın bütünlüğünü kaybettik. Maalesef, parçalanmış bir gerçekliğe hapsolduk.
Sonuç: Tik-Tak Seslerini Aşmak
Lewis Mumford karamsar bir tablo çizer. Yine de bir çıkış yolu önerir. Teknolojiyi körü körüne reddetmek çözüm değildir. Saati kolumuzdan atıp ormana kaçamayız.
Yapmamız gereken, bu makineyi anlamaktır. O, bizim yarattığımız bir araçtır. Efendimiz değildir.
Mumford, zihnimizi özgürleştirmemiz gerektiğini söyler. Matematiksel dizilerin ötesinde bir hayat var.
Zamanı sadece ölçülebilen bir veri olarak görmeyin. Onu yaşanacak bir deneyim olarak görün.